Ateistlere Epistemolojik Sorular

11. Bilginin Temeli:
Bilgiyi sadece duyulara ve deneylere dayandırdığında, aslında değişken, akışkan ve güvenilmez bir zemin üzerine mi inşa etmiş oluyorsun? Duyularımızın defalarca yanıltıcı olabildiğini, bilimsel teorilerin sürekli güncellenebildiğini, hatta “kanıtlanmış” denilen pek çok bilginin zamanla geçersizleştiğini görüyoruz. Peki bu durumda “mutlak doğruluk” dediğin şeye nasıl erişeceksin? Sadece deneyim mi seni gerçeğe götürecek, yoksa deneyimden öte, aşkın bir bilgi kaynağına ihtiyaç mı duyacaksın? Eğer her an değişen bilimsel verilerle yaşadığın bu belirsizlik ortamında, zihnin mutlak bir hakikate ulaşma arzusu hiç sönmüyorsa, bu arzunun kaynağı ne olabilir? Sürekli değişen bilginin girdabında boğulmamak için güvenilir ve değişmez bir referans noktasını reddettiğinde, aklın ve muhakemenin kendisini hangi temele oturtuyorsun?

12. Algı ve Gerçeklik:
Duyularımız yanıltıcı olabilir, optik illüzyonlar, halüsinasyonlar, algı hataları bunun kanıtı. Eğer tüm varlığı sadece algılarına dayandırıyorsan, algılar bozulduğunda neyin gerçek olduğuna karar vereceksin? Aşkın, sağlam bir temel, aklın ötesinde sabit bir gerçeklik kaynağı olmaksızın, hakikat fikrini nasıl muhafaza edeceksin? Sadece beş duyuya indirgenmiş, sürekli değişip dalgalanan bir algı dünyasında, “Bu hakikattir” demeye nasıl cüret edebilirsin? Eğer “hiçbir aşkın hakikat yok” diyorsan, o zaman bu cümlen de bir hakikat olmaktan çıkar, kendi kendini çürüten bir kapana girmez misin? İşte bu noktada, İlahî bir kaynaktan, vahiyden ya da aşkın bir referanstan yoksunluk, gerçeği doğrulamada seni kör bir noktaya itmez mi?

13. Değişen Teoriler ve Kesin Bilgi:
Bilimsel teoriler tarih boyunca sürekli değişti, düz dünya anlayışından, Newton fiziğinden, klasik kozmolojiden modern kuantum ve relativite teorilerine uzanan bir düzlemde görüyoruz ki “kesin” sanılan pek çok şey revize edildi, bazen de tamamen terk edildi. Bu durumda, sabit bir hakikat kaynağı olmadan bilime “mutlak doğruluk” misyonu yüklediğinde aslında kendini kandırmış olmuyor musun? Eğer her şey değişken, her bilgi zamanla eskimeye mahkûmsa, mutlak hakikat arayışını nereye götüreceksin? İnsanın aklı neden değişmez, ebedî bir hakikatin peşinde? Bu arayışın kökeni, mutlak bilgi sahibi bir Varlık’tan gelen sabit gerçekliğin varlığına işaret etmiyor mu? Sen ise bu hakikate gözlerini kapatarak, sadece sürekli değişen insan ürünü bilgilere tutunup, sonunda kaygan bir zeminde debelenmiyor musun?

14. Evrensel Ahlakın Kaynağı:
Farklı coğrafya ve kültürlerde, zamandan zamana benzer ahlaki değerlerin ortaya çıkması tesadüfle açıklanabilir mi? İnsanlık tarihinin farklı dönemlerinde, hırsızlık, tecavüz, katliam hep kınandı. Aile, dürüstlük, merhamet, fedakârlık gibi değerler hep yüceltildi. Bu benzerlikleri sırf evrimsel veya toplumsal fayda ile açıklamak, “evrensel” bir değeri ne kadar açıklar? Eğer kültürler birbirinden izoleyken bile benzer etik normlar geliştiriyorsa, bu ortak payda nereden geliyor? Bu, insan fıtratına nakşedilmiş, aşkın bir kaynak tarafından kodlanmış bir evrensel ahlak yasasından doğmuş olamaz mı? Bu aşkın temeli yok saymak, ortak bir insanî mirasın açıklamasını da boşlukta bırakmıyor mu?

15. Soyut Kavramların Kaynağı:
Sevgiyi, sadakati, sanatsal yaratıyı, iman duygusunu, güzellik anlayışını veya kutsala duyulan hayranlığı tek bir kimyasal tepkimeyle izah edebilir misin? Somut, elle tutulur, maddi süreçlere indirgediğinde, bu soyut ve yüksek değerleri nasıl anlamlandıracaksın? Eğer her şey atom altı parçacıklardan ibaretse, bu atomlar hangi noktada “güzellik” hissi üretiyor? Madde yığınının “sadakat” gibi üst düzey bir erdemi üretmesi mümkün mü? Sırf fizyolojik bir dürtü, neden aşk, iman, fedakârlık gibi maddi çıkarlarla çelişen yüksek ideallere yönelsin? Bu soyut kavramların, maddi âlemde açıklanamayan manevî bir boyuta işaret etmesi, seni aşkın bir kaynak fikrine yöneltmiyor mu?

16. Bilinçsiz Maddeden Bilinçli Zihin:
Eğer evrenin temeli bilinçsiz madde ve enerjiyse, nasıl oldu da bu bilinçsizlik, bilinçli bir zihni doğurdu? Rasyonel bir akıl, düşünce üreten bir beyin, soyut fikirleri tartan bir zihin, kör ve amaçsız bir evrimsel süreçten hangi mekanizmayla filizlendi? Kimyasal reaksiyonlar içindeki bir organ, nasıl kendi kimyasını aşan, ondan bağımsız fikirler üretebiliyor? Bu bilinç sıçramasının kaynağını açıklamakta zorlanıyorsan, belki de zekâ, akıl ve bilinç İlahi bir planın, aşkın bir müdahalenin işaretleridir. Sen bunu inatla reddederken, aslında bir tür mucizeye inanmıyor musun?

17. Zihnin Mutlakları Sorgulaması:
İnsan zihni mutlak doğrular, evrensel adalet, sonsuzluk, kusursuzluk ve nihai hakikat gibi kavramları sorguluyor. Eğer zihin sadece maddi bir mekanizmaysa, niçin maddi âlemin ötesindeki sonsuz ve mükemmel kavramları durmaksızın merak ediyor? Kimyasal tepkimeler neden kendi sınırını aşıp ulaşamayacağı sonsuzluk fikrinde ısrar eder? Bu, insan zihninin, sırf fiziksel bir cihaz olmaktan ziyade, aşkın bir kaynaktan beslenen özel bir kodlamaya sahip olduğunu göstermez mi? Eğer materyalist bakış açısı bu aşkınlığı açıklayamıyorsa, belki de “aşkın bir varlığın akla açtığı pencere” düşüncesine sırtını dönmeyi bırakmalısın.

18. Bilimsel Ölçümün Sınırları:
Bilim ölçülebilir olanla ilgilenir, ama hayatımızdaki en anlamlı değerler ölçülemeyen soyut gerçekliklerdir: Aşk, merhamet, fedakârlık, sanat, estetik, iman, umut, mutluluk, anlam arayışı… Bunları cetvelle mi ölçeceksin? Mikroskopla mı göreceksin? Eğer sadece ölçülebilir olana gerçek diyorsan, ölçemediğin bir dünyayı toptan inkâr etmiş olmuyor musun? Oysa bu kavramlar olmadan insan hayatı anlamsız, ruhsuz bir boşluğa dönüşür. Bilim bu kavramları inkâr edemese de kendi metoduyla açıklayamaz. Bu açıklama boşluğunu görmezden gelmen, bilimin yetemediği alanlarda aşkın bir açıklama gerekebileceğini hâlâ kabullenmemen bir önyargıdan ibaret değil midir?

19. Mantık Kurallarının Kaynağı:
Mantık kuralları, çelişmezlik ilkesi, kimlik ilkesi, tümdengelim, tümevarım prensipleri nereden geliyor? Bunlar tesadüfen mi oluştu? Kainatın işleyişini kavramamızı sağlayan akıl yürütme prensipleri, maddenin şuursuz hareketleriyle nasıl ortaya çıktı? Eğer tüm gerçeklik kör ve amaçsız bir süreçle şekillenmişse, böylesine tutarlı, evrensel ve değişmez mantık ilkeleri neden var? Rasyonel düşünce, irrasyonel bir temel üzerinde yükselmez. Bu da mantık sistemimizin, aşkın ve akıl sahibi bir kudret tarafından insana verilmiş bir enstrüman olduğu hipotezini akla getirmiyor mu?

20. Sınırlı Aklın Aşan Gerçeklikler:
Sınırlı akıl, sonsuzluk, mutlaklık, ebediyet, kutsallık, aşkın varlık gibi kavramları tam anlamıyla kavrayamıyor. Bu, onların olmadığı anlamına mı gelir, yoksa aklın sınırlı doğasını mı yansıtır? Eğer sınırlarını itiraf ediyorsan, sınırın ötesindeki gerçeklikleri toptan reddetme lüksüne nasıl sahipsin? Bu reddi bilimsel veya mantıksal bir zorunluluk diye sunman, aslında bizzat kendi sınırlılığını inkâr etmek olmuyor mu? Bilgi ufkunu aştığı için aşkın varlığı reddetmek, gece gökyüzüne bakıp gözün göremediği uzak galaksileri “yok” saymaya benzemiyor mu?