Ateistlere Ahlak ve Etik Sorular

21. Ahlakın Evrenselliği:
Soykırım, tecavüz, hırsızlık gibi eylemler hemen her kültürde ve dönemde kötü görülmüş, kınanmıştır. Bu evrensel kınama tesadüfen mi oluştu? Neden toplumlardan topluma değişen sosyokültürel etkilere rağmen bu temel ahlaki refleksler insan türünün geneline hakim? Eğer ahlak sadece bir uzlaşıysa, neden hiç kimse soykırımı “meşru bir kültürel tercih” olarak görmüyor? Bu ortak yargı, insanların yüreğine işlenmiş ilahi bir pusula, fıtri bir kod olmadığını nasıl inkâr edebiliriz?


22. Çatışan Değerler:
“Herkesin doğrusu kendine” demekle toplumsal düzeni nasıl koruyacaksın? Eğer ahlaki doğrular tamamen öznelse, o zaman haksızlık kime göre haksızlık, zulüm kime göre zulüm olacak? Her birey kendi keyfine göre bir ahlak standardı belirleyebilirse, suç nedir, hak nedir, adalet nedir gibi kavramları nasıl savunacaksın? Güçlülerin “Benim doğruma göre bu yaptığım zulüm değil” demesini engelleyecek bir otoriteyi nereden bulacaksın? Bu durumda, mutlak ve aşkın bir ahlaki kaynağın yokluğunda, toplumun düzenini korumak safi bir güç oyunundan ibaret kalmaz mı?


23. Güç ve Haklılık:
Eğer aşkın bir ahlak standardı yoksa, güçlünün haklı sayıldığı, zayıfın ezildiği bir sistemi yanlış bulmak için neye dayanacaksın? Zayıfların acı çekmesi, sırf güçlüler öyle istiyor diye normalleşebilir mi? Bu durumda itirazın neye dayanacak? Salt maddi çıkarların çatıştığı bir dünyada “adalet” sadece bir illüzyon olarak kalır. Güçlü olanın kanun koyduğu bir düzende, “Bu haksızlık!” diyebilecek bir aşkın ölçütü yoksa, hangi merciiye başvuracaksın? Dinî, İlahî temelleri yok sayarsan, adaletin temelini de boşluğa itersin.


24. Bağımsız Medeniyetlerde Ahlakın Benzerliği:
Tarihin farklı köşelerinde birbirinden habersiz yaşayan medeniyetlerde benzer ahlaki değerlerin ortaya çıktığını görmek şaşırtıcı değil mi? Evrimsel veya kültürel tesadüflerle açıklanamayacak kadar tutarlı bir ortak ahlaki payda insanın derin yapısına işlenmiş olamaz mı? Bu ortak ahlakî motifleri “toplumsal sözleşme” diye geçiştirmek, cevapsız sorular bırakmaz mı? Aynı türün her ortamda benzer iyiyi, benzer kötüyü işaret etmesi, içimize nakşedilmiş bir fıtrî yasayı göstermez mi?


25. Adalet ve Merhamet Fikri:
Adalet ve merhamet duyguları neden insanlarda sanki doğuştan varmış gibi ortaya çıkar? Bir çocuk haksızlığa uğradığında bağırır, adalet talep eder; merhamet ihtiyacı hisseder. Bunlar dışardan bir kültürel programlama olmadan da içimizde filizlenir. Kör, amaçsız, şuursuz süreçler böylesi içkin bir ahlak kodunu nasıl inşa etmiş olabilir? Eğer sadece maddi faydaya odaklı evrimsel mekanizmalardan söz ediyorsak, niçin insan bazen kendi zararına bile olsa merhamet gösterir, adaleti savunur? Bu, bilinçli bir Yaratıcı’nın insana bahşettiği ilahi bir nakış değil de nedir?


26. İyilik Eğilimi:
İnsanlar, çoğu zaman bencil çıkarlarının tam aksine, hiç tanımadıkları biri için fedakârlık yapabiliyorlar. Bu, evrimsel süreçte neden korunmuş olsun? Evrim, bireyin genlerini aktarmak üzere programlanmışsa, tanımadığın birine canını verecek kadar iyilik yapmak ne anlama gelir? Bu soylu eğilim, maddi çıkar hesaplarıyla örtüşmeyen “yüksek” bir özelliği barındırıyor. Bu yüksek erdemin kaynağını sadece “sosyal işbirliği” ile açıklamak yetersiz değil mi? Aşkın bir yücelik, insana bahşedilmiş fıtri bir değer olamaz mı?


27. Evrensel Kınama:
Tarihin her döneminde soykırım, tecavüz, zalimlik kınanmıştır. Bu kınama farklı kültürlerde benzer tepkilerle karşılanır. Eğer mutlak bir ahlaki yasa yoksa, bu küresel tepkiyi nasıl açıklarsın? Aynı yıkıcı eylemler karşısında, neden her coğrafyada “Bu yanlış” denir? Bu ortak şuur, insan vicdanında yankılanan evrensel bir ses, İlahi bir çağrının yankısı gibi görünmüyor mu?


28. Evrim ve Fedakârlık:
Evrimsel mantığa göre, her canlı genlerini aktarmak, hayatta kalmak için çabalar. Peki, insan bazen kendi hayatını riske atarak hiç tanımadığı birini kurtarmaya çalışıyor. Bu davranış ne tür bir doğal seçilim avantajı sağlar? Eğer gen aktarımı tek amaçsa, bu tür feda davranışları neden evrensel olarak erdemli sayılır? Bu çıkmaz, evrimin ahlakı açıklamakta yetersiz kaldığını, aşkın bir değerin varlığını doğrulamıyor mu?


29. Ölümden Sonra Kalıcılık:
İnsanlar tarih boyunca kalıcı bir iz bırakmak, isimlerini yaşatmak, anılarda var olmak istemiştir. Bu sonsuzluk tutkusu nereden geliyor? Yok olacağını bilen bir varlığın, yokluğa karşı bu derece direnmesi, anlam araması, kendini ebediyete uzanan bir hikâyede görmek istemesi sadece bir biyolojik dürtü olabilir mi? Bu ebediyet özlemi, ölümün ötesinde bir hayat, mutlak bir huzur arayışının işareti değil mi?


30. Vicdan ve Suçluluk:
Vicdan azabı, suçluluk, pişmanlık gibi duygular neden insan beyninin fizyolojik süreçlerinden daha fazla anlam taşır? Beyin sadece kimyasal bir makineyse, neden “yanlış yaptım” diye içten içe kendini sorgular, bir tür iç hesaplaşmaya gireriz? Bu duyguların maddi açıklaması yapılabilse bile, onların derinliğini, anlamını, manevi boyutunu nasıl izah edeceksin? Maddi süreçler, neden manevî bir hesap verebilirlik duygusu üretmeye uğraşsın?