Ateistlere Ontolojik Sorular

1. Evrenin Başlangıcı:
Evrenin bir başlangıcı olduğunu bugün modern kozmoloji önemli ölçüde destekliyor. Yani artık sonsuzdan beri var olan bir madde anlayışı bilimsel bulgularca iyice köşeye sıkışmış vaziyette. Peki, bu başlangıç noktasında, eğer her şey yokluktan çıktıysa, bu yokluk dediğin şey nedir? “Hiç” kelimesini kullanarak adlandırdığın o mutlak boşluk, nasıl olup da varlığa hamilelik yapabilir? Yokluğun doğası nedir ki, içinden varlık fışkırabilsin? Eğer “Hiç” hakikaten hiçbir şey değilse, içerdiği potansiyel, enerji, bilgi veya herhangi bir tetikleyici unsur olmadan, nasıl oldu da koca bir evreni “var” hale getirdi? Bu, mantığın sınırlarını zorlamıyor mu? Yani sen evrende izlediğimiz tüm neden-sonuç ilişkilerini hiçe sayıp, en temelde tamamen açıklanamaz bir mucizeye—kendi inançsızlığının ürettiği bir “yaratılış mucizesine”—sığınmış olmuyor musun?

2. İlk Sebep Zarureti:
Evrendeki her olgunun bir nedeni olduğunu gözlemliyor, sebep-sonuç ilişkisini evrensel bir yasa gibi algılıyorsun. Peki, evrenin kendisi söz konusu olduğunda neden bu temel prensipten vazgeçiyorsun? Eğer bir ilk sebep olmadığını iddia ediyorsan, bu nedenler zincirinin nereye kadar gittiğini, hangi noktada “sebep yok artık” diyerek kestirip atabileceğini açıklayabilir misin? Kendi içinde sonsuza uzanan bir nedenler silsilesi, varlığı rasyonel olarak temellendirir mi, yoksa sadece problemi öteler mi? Bir ilk sebep zorunluluğu, mantıksal bir zaruret değil mi? Eğer reddediyorsan, bu red aslında apaçık olan bir gerçeği sırf bir Yaratıcı fikrinden kaçmak için yok saymak olmuyor mu? Böylece bir taraftan rasyonelliğe sarılırken, diğer taraftan en temel mantık gereksinimlerini boşa çıkararak çelişkiye düşmüyor musun?

3. Düzen ve Tesadüf:
Evrende galaksilerden hücrelere, atomlardan matematiksel sabitlere kadar muazzam bir düzen, kusursuz bir denge ve ince ayar görülüyor. Tesadüfün doğası gereği düzensizlik üretmesi gerekmez mi? Rastgele olaylar, normalde bir düzen ortaya koymaz, bilakis karmaşayı artırır. O hâlde nasıl oluyor da bu kadar karmaşık, hassas ve birbiriyle uyum içinde işleyen bir sistem, şuursuz ve gayesiz “kör tesadüfler” silsilesiyle ortaya çıkabilir? Bu iddia, bir matbaanın mürekkep patlamasıyla kendiliğinden İlahî bir metin basması kadar gülünç değil midir? Tesadüfe sığınmak, aslında zımnen, varlığın bir anlamının, bir gayesinin, bir planlayıcısının varlığını sezdiğini, fakat bunu kabul etmeme çabasını göstermiyor mu?

4. Bilincin Kaynağı ve Özgür İrade:
İnsan bilinci, düşünebilme, muhakeme edebilme, estetik yargılar geliştirebilme, anlam arayışı içinde olabilme, sorumluluk hissedebilme yetisiyle maddi süreçlerin ötesine geçiyor. Eğer zihin sırf nöronların elektriksel ve kimyasal etkileşiminden ibaretse, senin “Seçimlerim var” demen ne anlam ifade ediyor? Özgür irade, sadece beynin programlanmış bir çıktısı ise suç, günah, erdem gibi kavramlar tamamen anlamsızlaşmaz mı? Kimyasal süreçler sadece determinizm doğurur; seçim, tercih, etik sorumluluk gibi derin kavramları bu kör kimyasal girdiden nasıl türetirsin? Bir hırsızlık olayında, “Neden çaldın?” demek saçma olmaz mı, zira o beyin kimyasının gereğini yapmıştır. O zaman yargılar, ahlak kuralları, hukuk sistemi gibi yapılar neyin üzerine inşa edilecektir?

5. Ahlakın Ölçütü:
Ahlakın hiçbir mutlak temeli yoksa, senin “doğru” veya “yanlış” dediğin eylem neye göre tayin ediliyor? Eğer her şey kültürel, tarihsel, toplumsal şartlara göre değişiyorsa, yarın başka bir koşulda hırsızlık “iyi” veya yalan “erdemli” olabilir mi? Sadece toplumsal uzlaşmalar mı ahlakı belirliyor? Eğer öyleyse güçlü olanlar kendi keyfi ahlak normlarını zayıflara dayattığında, buna itiraz edebilir misin? Bu itiraz hangi evrensel standarda dayanacak? Bir gün zulmü mazur gören bir toplum ortaya çıksa, “Hayır bu yanlıştır” deme hakkını nereden alacaksın? Göreceli ahlak, temelsiz bir kulübeye benzer; küçük bir rüzgârda bile yerle bir olur. O hâlde mutlak bir referans noktasından (İlahi buyruk gibi) yoksun ahlak, gerçekten ahlak mıdır?

6. İlk Kıvılcım:
Bilim Evren’in bir başlangıcı olduğunu gösteriyor. Bu başlangıç noktasında, enerji, madde, zaman ve mekânın yoktan var olmuş olması gerektiği gerçeğiyle karşı karşıyasın. Tam bu noktada, o ilk kıvılcımın nereden çıktığını izah etmeye muktedir misin? Bir patlamadan önce patlamayı tetikleyecek, onu başlatacak hiçbir mekanizma yoksa, bu “patlama” kim tarafından veya ne tarafından tetiklendi? Kendiliğinden ateş alan bir silah gibi mi görüyorsun Evren’i? Ama ortada ne tetiği çekecek bir mekanizma, ne de var olmaya dair bir potansiyel yok. Bu durum, bilinçli, kasıtlı ve kudret sahibi bir Yaratıcı olmadan anlaşılabilir mi?

7. Evrenin Kanunları:
Evreni düzenleyen yasalar ve sabitler, öylesine hassas, öylesine ince ayarlı ki, en ufak bir değişiklik yaşamı imkânsız kılardı. Bu dengeyi açıklarken, tamamen amaçsız, şuursuz ve gayesiz bir doğanın, sistematik olarak bu kusursuz kanunları “belirlediğini” mi iddia edeceksin? Uzun bir rakam dizisini rastgele çevirdiğinde anlamlı bir mesaj, kusursuz bir şifreleme veya karmaşık bir yazılım ortaya çıkabilir mi? Bu kadar akla uygun bir düzeni, rasyonel aklı aşacak kadar muhteşem bir sistematiği, “tesadüf” veya “kendiliğinden” diyerek açıklamaya çalışmak, göz göre göre gerçeği perdelemek değil midir? Bu inat, aslında apaçık bir tasarıma direnmekten başka nedir?

8. Matematiksel Uyumluluk:
Evreni tanımlamak, anlamak ve izah etmek için kullandığımız matematik, sanki Evren’in dilidir. Bu dil, ne çelişkilere ne de anlamsız ifadelere yer verir; son derece tutarlı ve anlaşılabilir. Eğer Evren kaotik bir sürecin ürünü olsaydı, neden bu kadar anlamlı bir matematiksel işleyişe sahip olsun? Rastgele patlamalar, patırtılar, belirsiz kimyasal etkileşimler, mükemmel hesaplamalar gerektiren karmaşık fizik denklemlerini niçin üretsin? Rasyonel zihinler, irrasyonel bir kökten nasıl doğsun? Bu gayet nazik ayar, bizatihi bir “Aklın” izini taşımıyor mu?

9. Anlam Arayışı:
İnsanlık tarihinde hiçbir toplum, “Hayat anlamsızdır” fikrini sahiplenip, bu anlamsızlıkta huzur bulmamıştır. Her birey, her medeniyet anlam aramış, bir gaye, bir amaç, bir yönelim peşinde koşmuştur. Maddi açıklamalar, bu derin metafizik ihtiyacı sadece biyolojik veya psikolojik yanılsama deyip geçiştirebilir mi? Neden her çağda, her kültürde insan, varoluşun ötesinde bir anlam arar? Bu evrensel ihtiyaç, tesadüf eseri mi ortaya çıktı? Yoksa insanın içsel yapısına “anlamı arayacak” bir kodu yerleştiren, onu mutlak bir gayeye yönelten İlahi bir işaret mi var?

10. İnsanın Seçkin Konumu:
İnsan, sıradan bir hayvan türü olmanın ötesinde, bilgi, şuurlu düşünce, sanat, edebiyat, ahlak, aşk, fedakârlık, inanç gibi maddeyi aşan kavramlar üretiyor. Evrimin temel prensibi “hayatta kalma” üzerine kuruluysa, neden insan, fiziksel hayatta kalmaya doğrudan hizmet etmeyen bu kadar soyut, derin ve yüce nitelikler geliştirdi? Nasıl oldu da bilinçsiz, şuursuz, “çıplak madde” kendini aşan, ötesine geçen, adeta semaya bakan bir varlık modeli ortaya koydu? Eğer madde kendine kapalıysa, bu aşkınlık nereden geldi? İnsanı salt biyolojik bir tür olarak gören anlayış, bu anormal yüceliği hangi kör mekanizmaya bağlayabilir?